Penaltı Baba
Hoşgeldiniz
Giriş

Neden


  • Neden "rutin bizim işimiz"?

    Artık psikolojik bir rahatsızlık mı yoksa şehir hayatının, (hele hele o şehir Ankara ise) insanı kuşattığı çemberin vazgeçilmez bir sonucu mu bilmiyorum ama rutini seviyorum. 

    Çok da övünülecek bir şey olmadığını kabul etmekle birlikte, haftanın belli bir gününün belli bir saatinde hoşuma giden bir şeyi yapmaktan vazgeçemiyorum. Şöyle alt alta koyduğumda oldukça da uzun bir liste yapıyor.

    Evden erken çıkmak suretiyle trafiğe, park yeri bulma savaşına, iş yerindeki asansör hengâmesine ve çalmaya başlayan telefonların kafamı bir ton çektirmesine çalım atmaktan vazgeçemiyorum.

    Cuma gecesi grubumla top oynamaktan, penaltı atmaktan ve Penaltı Baba hazırlamaktan vazgeçemiyorum.

    Gün içinde bir şekilde köfte yemekten, üç öğünden sonra üç defa kahve keyfinden vazgeçemiyorum.

    Haftada iki gün koşmaktan, sabah okumaya zaman ayırmaktan, Beşiktaş’ın maç gecelerinde Webkartalları yazımı yazmaktan vazgeçemiyorum.

    Arabamı aynı yere park etmekten, akşam yemeği sonrası çocuklara sataşmaktan, Pazartesi geceleri Karadayı, müsait olur olmaz Dexter izlemekten, mizah dergisi alışkanlığından, nerede olursam olayım kaçıp Beşiktaş’ın maçını izlemekten vazgeçemiyorum.

    Ne yapıyor olursam olayım bir şekilde müzik çalmasından ya da radyodan vazgeçemiyorum.

    Diye uzar gider…

    Starbucks’a gittiğimde devamlı olarak tercih ettiğim vanilyalı latteden bile zor vazgeçirdiler beni. Hangi memleket evladı Starbucks’a gittiğinde bara gitmiş bir adama dedikleri gibi “her zamankinden mi Cengiz Bey?” diye sorulur?

    Valla “rutin bizim işimiz” cuk oturan PB’lerden birisi oldu.

    Sıkıcı, ot, monoton vb gelebilir ama hakikaten de rutin bizim işimiz. :)

    PB
    21.03.2014

    Devamı.. »

  • Neden "hurma"?

    Neden “hurma”?

    Malumunuz, hurma ağacı palmiyegiller familyasından olup, ılıman, tropikal ve çöl iklimi olan yerlerde yetişir. Sıcağı, güneşi seven, soğuktan hoşlanmayan hurma ağacının meyvesinin besleyici değeri oldukça yüksektir.

    Hurma “tam besin” ismini boşuna almaz. Temel vitaminler açısından oldukça zengindir. Özellikle B9 vitamini yani Folik Asit ve proteinleri bünyesinde barındırır. Ayrıca kalsiyum, magnezyum, potasyum, fosfor, demir ve sodyum mineralleri ile meyve şekeri açısından da zengin bir besindir.

    2013 yılının Şubat ayında bir toplantı vesilesiyle bulunduğumuz Suudi Arabistan’da Penaltı Baba’yı da unutmayalım dediğimizde aklımıza öncelikle petrol geldi. Ancak, atacağımız penaltının zihinlerde bırakacağı lezzetin hurmanın damaklarda bıraktığına benzemesini istedik ve temamızı bu harika meyve olarak seçtik. :)

    Buradan hareketle, gerek hurmanın enerji verme özelliği gerek çok yendiğinde yaratacağı sindirim komplikasyonları üzerine yapılmış deyişler etrafında bir video çekelim istedik.

    “Hurma”, akşam saatlerinde toplantıların bittiği anlardaki yorgunluğumuzu adeta sildi. Kaldığımız otelin etrafında uygun bir çekim yeri ve elbette ki konumuz olan hurmayı arayışımız ayrı keyif oldu, bize neş’e, saadet verdi.

    Ayıptır söylemesi, çekimlerden sonra hurmaların tamamını da yidik. :)

    Bu arada, özellikle Ramazan ayında sofralarımızı şenlendiren bu muhteşem meyvenin ülkemiz marketlerinde sadece Ramazan ayında yoğunlaşmasını kınadık.

    “Hurma” videomuzda gerek fikir gerek teknik anlamda önemli katkıları olan Penaltı Baba müdavimlerinden Aytuğ (Göksu) kardeşime yeniden teşekkürlerimi iletiyor, kendisini sevgiyle selamlıyorum.

    PB
    24.01.2014

    Devamı.. »

  • Neden "blindfold"?

    Neden Blindfold?

    Sabah yatağınızdan kalkar kalkmaz yaptığınız temel faaliyetleri gözünüzü kapatarak yapmayı denediniz mi? Sakın denemeyin… Tıraş olurken yüzünüzü keser, kahvaltı yapamaz aç kalırsınız.

    Peki yolda yürürken gözünüzü kapadınız mı? Sakın kapamayın, Allah muhafaza başınıza bir şey gelmesi bir dakikayı bile bulmayabilir.

    “Blindfold” tüm Penaltı Baba’lar içinde danışıklı olarak golle sonuçlanan tek penaltı. Zira, gözleriniz görmeden hiçbir şey kolay olmadığı gibi penaltı atmak da çok zor!

    Gözleri görmeyen bir insanın hayatının ne kadar zor olduğunu anlamak bir dakika bile sürmüyor. Ancak, bunu düşünmek için kaçımız bir dakika ayırıp bir şeyleri fark ediyor?

    İşte bu nedenle “blindfold”…

    “Düşündük, farkına vardık ama ne yapabiliriz” sorusuna cevap aramaya başlayanlar için küçük bir not. Görme engellilere ait bir dernekte gözleri görmeyen bir yetkili bana şöyle demişti… “Gözleri gören herkesin görmeyenler için yapabileceği bir şey vardır”.

    Gidip stüdyolarında kitap okuyabilirsiniz, ihtiyaç duydukları malzemeleri edinmelerine ön ayak olabilirsiniz. Yeter ki gidip yapabileceklerinizi öğrenin.

    Her şey “Google”da bu insanlara ulaşabileceğiniz yerleri aramak ile başlıyor.

    PB

    Devamı.. »

  • Neden "iki ayaklı danalar"?

    Trafik anıları da askerlik anıları kıvamına geldi artık. “Bir gün nöbetçi çavuş benim, tam içtima alınacak…” diye başlayan cümleler kadar “bir gün gene tali yoldan ana yola çıkıyorum…” gibileri de az yer tutmuyor dost zohbetlerinde. 

    Trafik deyip geçmeyin. Trafiğin, direksiyon başındakinin kişiliğinden tutun da ülkenin sosyoekonomik özelliklerine kadar ipuçları verme özelliğini göz ardı etmemek lazım. 

    Otomobil sayısının artması gelişmişliğe mi işarettir yoksa az gelişmişliğe mi onu başka bir PB’de gündeme getireceğiz ama “iki ayaklı danalar”da amacımız direksiyon başındayken dikkat etmemiz gereken bir şeyi hatırlatmaktı.

    Yıl 1998… Arabamı yeni almışım, acemiyim. Tali yoldan ana yola hızla çıkıyorum ve arkamdan gelen araç bana çarpmamak için aniden fren yapmak zorunda kalıyor. Selektör, korna derken yanıma gelip camını açıyor. Tam saydıracakken, “haklısınız, acemiyim, çok özür dilerim” diyorum. Adamın ağzı açık, söyleyecekleri içerde kalmış yüzü hala aklımda… “Olur öyle, geçmiş olsun” diyor ve uzaklaşıyor.

    Yıl 2012… PB ekibi olarak gece yarısı maçımızdan dönerken bir arabanın yolu tıkaması nedeniyle tartışma yaşadık. Detaylarla uzatmadan son sahneyi anlatayım. Direksiyon başında yaşı en fazla 22-23 olan genç kız haksız olduğu halde, arada aynaya bakmasını tavsiye etmem üzerine bana oturduğu yerden küfür ediyordu.

    Benim için tartışmanın bittiği nokta bu hareket oldu. Büyük şaşkınlık içinde “la havle” çekerek oradan ayrıldık ama aklımda kalan bu ülkede saygısızlıkla destekli empati yoksunluğu illetinin artık içimize yaş, cinsiyet, toplumsal statü gibi kriterleri de ezip geçerek sızmış olduğu gerçeği idi. Haksız olduğunu kabullenip özür dilemek erdem olmaktan çıkmış, zafiyet göstergesi olmuş.

    Aslında bu “hem suçlu hem güçlü” çıkışına sinirlenmem gerekirken daha çok kendi çocuklarımı böyle olmaktan nasıl koruyacağıma takılmıştı kafam. Dışarıda ortalama birey kalitesi bu kadar düştü ise işimiz iş diye düşündüm.

    Yıl 2013… Bir Cuma gecesi maça yetişeceğim. Arkadaşlarımı yoldan almak için 10 dakikam var. Hava -4 derece, kimseyi bekletmek istemiyorum. Bir bakıyorum ki arabamın önünde park etmiş bir araba var; üstelik telefon numarası da bırakmamış. Uzatmayayım, bunun son sahnesinde de arabanın sahibi gelmiş, ben söyleniyorum ve hatta azarlıyorum. Sorumsuzluktan, medeniyetsizlikten dem vuruyorum.

    Tesadüf o ki, yine bir genç kız ama bu defa benden özür diliyor. Ben de “bırak Allah aşkına” diyerek arabama biniyorum. Kız dedesini kaybettiğini, bu nedenle dalıp telefon bırakmadığını söyleyerek ağlamaya başlıyor ve oradan uzaklaşıyor. Doğru ya da yanlış, oralara girmiyorum hiç. Şimdi öğrenme ve iğneyi kendine batırma sırası bende…

    Sinyal vermek, gereksiz hız yapmamak, sıraya riayet etmek, ota böceğe selektör yapıp milleti rahatsız etmemek (ki muhtemelen selektör müessesesini olur olmaz kullanan tek milletiz), geçiş üstünlüğünü gözetmek ve daha niceleri sadece güvenlik için yok. Bunlar aynı zamanda trafiği paylaştığımız diğer insanları ve toplumu ne kadar umursadığımızı ya da umursamadığımızı gösteriyor. Bunlar aslında direksiyonun başındaki kişinin medeniyet skalasındaki yerini işaret ediyor.

    Hatta biraz ince düşünsek, kendimizle yüzleşsek utanacağız… Kaçımız, “beş dakika önce sinyal vermeden milletin önüne atlarken şimdi sinyal vermediği için karşımdakine söylenen ben miyim” diye kendine sordu bugüne kadar?

    Uzatmayalım…

    Trafik, büyük şehirlerde yaşayanlarımız için değiştiremediğimiz bir gerçek. Sadece zaman ve para kaybına uğradığımız değil aynı zamanda ömürden de yediğimiz sinir stres savaşı. Hayatı birbirimiz için yeterince daraltıp zorlaştırmıyormuşuz gibi bir de üstüne çileye çile eklediğimiz iğrenç bir süreç.

    Ve bu süreci kolaylaştırmak, en azından aşındırıcı etkilerini azaltmak için bize gerekli olan biraz empati…

    Bize otomobil değil önce insan lazım.

    Direksiyon başında “iki ayaklı dana” olmayalım.

    PB

    Devamı.. »

RSS